Depresyondayım. Antidepresan kullansam iyi olur muyum?
İlaç endüstrisinin sihirli cümlesi: "Beyninizdeki bir
kimyasal bozukluk nedeni ile hayata uyum sağlayamıyorsunuz. Ama üzülmeyin.
Artık bu sorunu giderecek bir hapımız var."
Depresyonda olduğunuzu düşünüyorsanız, bunları bilmelisiniz.
Aşırı karmaşık ve tam olarak anlayamamış olduğumuz bir
yapıda ortaya çıkan hastalıkları çok basitleştirilmiş bir modele indirgeyip,
nedenlerini o model üzerinden anladığımızı varsayarak tedaviler
geliştirmek bizi derin yanılgıların içine sürükleyebilir. Özellikle de bu
tedaviler oldukça tehlikeli ve insan yaşamını altüst edebilecek birtakım yan
etkiler gösterme potansiyelleri taşıyorlarsa... Bu durumda insanlara, tedavi
etmek amacıyla verdiğimiz ilaçlar yoluyla, hastalığın verebileceği
zarardan çok daha fazla zarar verebiliriz! Bugün depresyon hastalığının tanımının
yapılmasında bir sorun olduğu tartışılmaktadır.
Evet, ilaçların tedavi edebileceği depresyon tabloları
kesinlikle vardır. Ancak her depresif belirti gösteren kişiyi, aynı
hastalığa yakalanmış olarak varsaymak yanıltıcı olabilir. Çünkü depresif
belirtiler gösteren kişilerin önemli bir kısmının, antidepresanların yan
etkileri nedeniyle daha da kötüye gidebilecekleri ve tedavi edelim derken daha
ağır depresyon tablolarını tetikleme olasılığımız olduğu söylenmektedir.(101)
Bugün kullandığımız tanılandırma sistemi, antidepresan ilaçlardan
yararlanabilecek hastalarla, bu ilaçların etkilerinden dolayı daha da
kötüye gidebilecek olan hastaları birbirlerinden ayırmamaktadır. Ghaemi'nin
belirttiği gibi, günümüzdeki tanılandırma sisteminde, depresyonun yanında, kaygı,
mizaç bozuklukları ve duygudurum bozuklukları gibi birçok hastalığı,
depresyon adıyla tek bir grup altında toplamaktayız. Bunun önemi, aslında
antidepresan tedaviden yarar görmeyecek, hatta zarar görebilecek olan hastaları
da antidepresan ilaç tedavisine maruz bırakma riskini artırmasında
yatmaktadır.(101)
Psikiyatri, bugün insanların her sıkıntısına ilaçla
çare bulma sevdasına düşmüştür. Üretemeyen, kendine yabancılaşmış,
yalnızlaşmış, eylemsizleşmiş insanları, manzara seyredip, uzaklara dalıp mutlu
hisseden birer tüketim makinesi halinde yaşatma hedefi, sağlıklı bir ruh
haline ulaşma hedefi olarak tanımlanmaktadır. İnsanlar bu edilgen yaşamın
hiçbir sıkıntı hissetmeyen aktörleri konumuna indirgenmek istenmektedir. Ancak
bu yaşam biçimi insanın doğasına ters düştüğü için, sürekli olarak insanlara
ilaçla müdahale etmek gerekliliği doğmuştur. Doğalarına zıt bir yaşama
sürüklenmekten dolayı mutsuz hisseden insanlara ilaç tedavisi biçme
etkinliği ise modern psikiyatriyi, otomatik biçimde hareket eden, beyinsiz bir
deve dönüştürme riski içermektedir.
Depresyon modellemeleri, biyolojik sorunlar nedeniyle (hangi
koşullar altında yaşıyor olursa olsun) depresyon hastalığına yakalanacak olan
hastalarla, yaşam koşullarının getirdiği edilgenliğin ve yabancılaşmanın
yaratacağı depresif belirtileri sergileyen insanları birbirinden ayırmalıdır.
İkinci grup, birinci gruptan çok daha geniş olduğu için, günümüzdeki
depresyon modellemesine göre (beyinde serotonin eksikliğinin depresyona
neden olduğu savına dayanarak), aslında beyninde hiçbir biyolojik sorun olmayan
geniş kitlelere serotonin
yükseltici olduğu iddia edilen ilaçlar önerilmektedir. Bu
durum, sadece ilaç üreten şirketlerin cirolarını artırmaya yaramaktadır,
ilaçları kullanan insanların büyük kesimi için ise dişe dokunur bir yarardan
söz etmek neredeyse olanaksızdır.
Günümüzde neredeyse hepimizin yaşamının bir parçası haline
gelen depresyon ile kaygı bozukluğu grubu hastalıkların (obsesif-kompulsif
bozukluk, panik bozukluğu, yaygın anksiyete bozukluğu) teşhisleri ve bu
teşhislere yönelik kullanılan antidepresan ilaçlar, aslında üzerinde dikkatle
durulması gereken bazı sorunları da beraberlerinde getirmişlerdir. İnsanlık,
bu dünyadaki uzun süreli varoluşunun son 50 yılı boyunca, şimdiye dek
görülmemiş ölçüde yoğun biçimde ruhsal sorunlar yaşayan ve buna yönelik
tedaviler talep eden bir konuma gelmiştir. İnsanların modern bir
yaşama geçmesiyle ortaya çıkan yeni yaşam biçimlerinin getirdiği
psikolojik yansımalar modern tıp tarafından yeterince irdelenmeden hemen bir
hastalık olarak kabul edilmiş ve bu sorunları çözmeye yönelik özel bir etki
gösterdiği öne sürülen birtakım ilaçlar yoğun olarak kullanıma
sunulmuştur. Psikiyatri, klinik psikoloji ve psikolojik danışmanlık
olarak adlandırılan meslek grupları ise çok derinlemesine sorgulamadan, bu
hastalıkların teşhisindeki şişmenin ve bunlara yönelik
uygulanan tedavilerin doğrudan ya da dolaylı olarak destekçisi konumuna
gelmişlerdir.
Daha doğrusu, ilaçlar bu mesleklerin, bu meslekler de
ilaçların varlık nedeni haline gelmişlerdir. Yüz binlerce yıldır,
bugüne kıyasla çok daha zor koşullarda yaşamını sürdürerek bugüne ulaşmış olan
insanlar, fiziksel yaşam koşulları önceki dönemlere göre çok daha rahatlamış
görünse de, günümüzde neredeyse antidepresan ilaçlar olmadan yaşamlarını
sürdüremeyecek bir duruma gelmişlerdir. Bu açıdan insanlığın bir ilerleme
kaydettiği ileri sürülebilir mi? Fiziksel olarak daha rahat koşullara
sahip olmak ama ruhsal sağlığı çok bozulmuş ve ilaçların yardımı olmadan
yaşayamayacak duruma gelmek bir ilerleme midir? İnsanlar bugün önceki
dönemlere kıyasla çok daha fazla tüketebiliyorlar ve
tükettikleri maddelere ulaşmak için çok da fazla çaba sarf etmeleri
gerekmiyor. Artık günümüzde ısınma, barınma, giyinme, beslenme gibi temel
gereksinimleri karşılamak için sabahın köründe kalkıp gece geç vakitlere dek
doğayla uğraşmak, üretmek zorunda değiliz. Süt içebilmek için koyunla,
inekle uğraşmak zorunda değiliz, gömlek giyinebilmek için pamuk yetiştirmemiz
gerekmiyor, gıdalarımız tarlada güneşin altında aylarca uğraşmamız gerekmeden
ayağımıza dek geliyor. Isınabilmek için günlerce odun kesip, evimize
taşıyıp onu yakmamız gerekmiyor, suyumuz kovalarla taşımamıza gerek
kalmadan musluktan akıyor.
Bu gibi gereksinimlerin hazır olduğu bir yaşam tarzının bize
sunulmuş olması hepimize doğal geliyor, hatta bu koşulları daha da
iyileştirme peşindeyiz. Aslında şöyle bir baktığınızda günümüzün şehirli
insanının yüzlerce yıl öncesinin saray ahalisinden çok daha geniş olanaklar
içinde olduğu görülür. Artık o kadar boş vaktimiz var ki, yüzlerce
televizyon kanalı, filmler, diziler ve internetin sunduğu olanaklar bile bu
boşluğu tam olarak doldurmaya yetmiyor. Peki, artan bu fiziksel rahatlığa
ve tek sorunun giderek boş vakitleri doldurabilmeye dönüştüğü bu yaşam
biçimi insanları neden mutlu etmiyor ve ruhsal sorunlar ve bunlara yönelik
sunulan ilaçların kullanımı katlanarak artıyor?
Günümüzde insanlığın ulaştığı bu farklı ve rahat yaşam
biçiminin getirdiği ruhsal sorunların nedenini, modern tıp, beyindeki
kimyasal dengesizliklere bağlı olduğunu öne sürdüğü depresyon ve
kaygı bozuklukları adları altındaki hastalıklara bağlamaktadır. Bu hastalıklara
sahip olduğu deri sürülen insan kitleleri, 50-60 yıl öncesine kıyasla
bugün her ülkede 6 ila 10 kat arasında artış göstermiştir ve giderek
genişleyen bu kitlelere beyinde olduğu ileri sürülen kimyasal dengesizliği
düzeltmeye yönelik ilaç tedavileri sunulmaktadır. Bu ilaçlara başlandıktan
sonra genellikle ilaçlar kısa bir sürede bırakılamamaktadır. Antidepresan
ilaçlar yıllarca kullandırılmakta, sıklıkla insanlar bu ilaçları ömür boyu
kullanma eğilimi göstermektedirler. Bu hastalıkların nedeni olduğu deri sürülen beyindeki
biyokimyasal dengesizliklerin bir somut neden gibi önlerine
konulmasından tatmin olan hekimler de zaten altta yatan bir kimyasal bozukluk
olduğuna inandıkları için, uzun süreli ilaç kullanımına
destek vermektedirler. Ancak unutulan bir şey var ki, şu anda beyinlerinde
kimyasal
bir bozukluk olduğunu öne sürerek ilaç tedavisi altına
aldığımız bu geniş insan kitleleri, 50-60 yıl öncesine dek çok daha zor
olan yaşam koşulları ile baş ederek, herhangi bir ilacın desteğine gereksinim
duymadan yaşamlarını sağlıklı biçimde sürdürebiliyorlardı. Şimdilerde
ülkemizde neredeyse her üç insandan birinin kullanır hale geldiği bu
ilaçlar olmadan ve yaşamımızda sahip olduğumuz rahatlıklar yokken ruhsal olarak
daha sağlıklı olabilmemizin sırrı neydi?
Beyinde varsayılan kimyasal bozukluk, son 50-60 yılın sorunu
olarak, sonradan mı ortaya çıkmıştır? Böyle bir gelişme olduysa, yani 60
yıl öncesine dek beyin kimyası düzgün olan insanların beyin kimyaları
bozuldu ise bunun sebebi nedir? Yoksa modern psikiyatri, beyninde böyle bir
kimyasal sorun olan dar bir hastalık grubundaki bulguları, modern yaşam biçiminin
insanlara kazandırdığı güçsüzlük, yabancılaşma, yalnızlık, bağımlılık gibi
sorunların etkisi de ruhsal sorun yaşayan geniş kitlelere yamamak peşinde
midir?
Bu kolaycı ve bazı kesimler için de kazançlı bir yoldur.
İnsanlığı, yüz binlerce yıldır içinde biçimlenmiş olduğu yaşam koşullarından
uzaklaştıran yeni yaşam tarzının etkilerini sorgulamak ve ruhsal
hastalıkları buna bağlayarak açıklamaya çalışmak uzun, meşakkatli ve
tüketime dayalı günümüz toplumunun yapısında sermayenin işine gelmeyecek bir
yoldur. Bunun yerine insanları, "beyninizdeki bir kimyasal sorun
nedeniyle yeni yaşam biçimine uyum gösteremiyorsunuz" diye ikna
etmek ve "bu sorunu giderecek ufak bir hapımız var" diyerek
onları çözüm sunulduğuna inandırmaya çalışmak daha kolay gibi
görünmektedir. Cadının pamuk prensese sunduğu zehirli elmayı
yiyecek miyiz? Günümüzde asıl sorun beynimizdeki kimyasal sorun değil de,
başka nedenler olabilir. Örneğin rahatımıza olan düşkünlüğümüz, paylaşmaya
yanaşmayan ve bizi yalnızlaştıran bencil yapımız, üretim yapan becerikli
insan olmaktan uzaklaşarak tüketen bir asalağa dönüşmemiz, bu asalak ve
zayıf yapımızı sevmekte güçlük çekmemiz, bu nedenle kendimizle kavgalı olmamız
ve kendimize yabancılaşmış olmamız ise, çoktan zehirli elmayı ısırmışız
demektir. Hal böyle ise, bu duruma tahammül etmemizi kolaylaştıracak ilaçlar
bizim yaşam boyu arkadaşımız olacak ve onlar olmadan yaşayamayacağız
demektir.
Duruma bu açıdan baktığımızda, modern bilimin ve modern
tıbbın, psikiyatrinin ve klinik psikolojinin, insanları tüketime dayalı olarak
kurulmuş bir dünya düzenine uyum sağlamaya yönelik olarak biçimlendirmeye
çalıştıkları söylenebilir. Unutmamak gerekir ki her canlının içinde
geliştiği ve biçimlendiği doğal bir çevre vardır ve ancak bu doğal koşullara
uygun olarak yaşadığında fiziksel ve ruhsal dengesini koruyabilir. Henüz
hiçbir canlı, içinde geliştiği doğal çevreye göre biçimlenmenin getirdiği bu
bağlayıcı koşulları aşma olanağına sahip değildir. Tüm canlılar, bu koşullardan
uzaklaştıklarında yaşamsal boyutlara varabilecek sorunlar yaşamaktadırlar.
Bu gerçeği bildiğimiz halde yaşamımıza ne gibi sorunlar getireceğini iyice
irdelemeden birtakım yeniliklerin peşinden gözü kapalı biçimde koşmaktayız.
İnsanın diğer canlılardan en önemli farkı, içinde yaşadığı doğal çevreyi
değiştirebilmesidir. Ancak bu değişime, insanların yeni koşullara uyum
göstermesini sağlayacak düzeneklerle donatılması için gerekli olan değişim
eşlik etmemektedir. Uyumu sağlayacak süreçler ise yüz binlerce yılda sonuç
vermektedir. Eğer insan tükettiği her şey için mücadele etmesini ve çaba
göstermesini gerektirecek doğal bir ortamda biçimlenmiş ise, şu anda
içinde yaşadığı yaşam biçimi onun doğal yapısına terstir. Ve bu durumda
yapısı da içinde bulunduğu çevrenin getirdiği uyumsuzluğa bağlı sorunlar
yaşaması beklenen bir durum olacaktır. Bu nedenlerle, günümüzde yaygın olarak
karşılaşılan depresif belirtilerin nedeninin, insan beyninin değişen
koşullara uyum sağlayamaması olduğu ileri sürülebilir. Ancak bu sav, uyum
sağlama düzeneklerini hızlandırma umudu doğurmamalıdır. Bu yöndeki bir umut,
değişim-uyum süreçlerinin ne derece uzun sürelerde gerçekleştiği gerçeğini
göz ardı etmekle olanaklı hale gelebilir. İnsan kendi biyolojik varlığının
gerçeklerini aşarak yaşayabilme olanağından uzaktır. Değişim-uyum sürecinin
hızlanmasını ummak ve insanların uyum gösterememelerini bir hastalık olarak
değerlendirmek, insandan değil, yarı tanrı haline gelmiş bir varlıktan söz
etmek anlamına gelecektir. Yani insanın temel gerçeklerini göz ardı ederek
onun sorunlarına çare bulamayız.
Bir yarı-tanrının yeteneklerine bizi ulaştıramadığı için
suçu beynimize atmak kolaycı bir yaklaşımdır. Bu suçlama, isyan eden
beynimizi susturmaya yönelik ilaç tedavilerinin yolunu açmak anlamına
gelecektir. Bu nedenle, modern tıbbın ileri sürdüğü birtakım savların
sorgulanması gerekmektedir.Örneğin depresyon ve obsesif-kompulsif hastalıkların
nedeni gerçekten beyin kimyasındaki bir bozukluk olabilir ancak bu neden,
şu anda bu hastalıklara benzer belirtiler gösteren geniş kitlelerin
rahatsızlıklarının gerçek nedeni olmayabilir. Benzer belirtiler her
zaman aynı nedenden kaynaklanmayabilir.
Ancak eğer ufak bir hasta grubunu hasta eden etkeni, geniş
insan topluluklarının içinde yaşadıkları koşullardaki değişimlere ayak
uyduramamalarının doğurduğu sıkıntıların da etkeni haline getiriyorsak, bu
doğru bir yaklaşım değildir. özellikle de bu gerekçe, insanların yaşadıkları
sorunları çözmekten uzak olan ve sorunlarına sorun katabilecek birtakım
ilaç tedavilerinin de yolunu açıyorsa daha da dikkatli olmak gerekecektir.
Sözü edilen hastalıkların tedavisi için önerilen ilaç tedavilerinin, insanları
çok hızlanan ve anlamlandırmaya zorlandıkları bir yaşam biçimine
düşünmeden uyum göstermelerini sağlamak, kendilerine yabancılaştıran bir
tüketim etkinliğine sorunsuz katlamalarını, bu
eylemi düşünmeden ve hızlı biçimde icra edebilmelerini
sağlamak gibi bir etkisinin olup olmadığını da dikkatle sorgulamakta yarar
vardır.
Bugün içinde bulunduğumuz durum, depresyon ve kaygı
bozukluğu teşhislerinin çok geniş toplum kesimlerini kapsayacak derecede, belki
de hiçbir dayanağı olmadan genişletilmiş olması ve buna eşlik eden ilaç
kullanımındaki patlamadır. Bu iki olgunun birbirlerini teşvik eder tarzda
bir etki yapmakta oldukları ile ilgili yaygın bir kanı vardır. Bu durumda
antidepresan ilaçların, depresyonun varlık gerekçesi haline gelip
gelmediklerini sormanın sırası gelmiştir denebilir. Bugün, depresyon ve
kaygı bozukluğu gibi tanı kategorilerinde, gerçekte beyninde herhangi bir
kimyasal sorun olmayan insanları da içine katacak derecede genişletilmiş
olmalarından dolayı sorun vardır. Bu genişleme, beyninde kimyasal bozukluk
olmayan kişileri gereksiz bir ilaç tedavisine maruz kalmaya itmekte ve bu
ilaçların yan etkilerine de onları maruz bırakmaktadır. Beyinde kimyasal bir
bozukluk olmasa bile uzun süreli antidepresan kullanımı, kişilikte çok
sinsi gelişen birtakım değişikliklere yol açarak, önceki sayfalarda
belirtildiği gibi bazı sorunlara neden olma potansiyeli taşımaktadır.
Bu sorunlardan belki de en önemlisi, bir sonraki bölümde ele
alacağımız gibi, kaygının ortadan kaldırılmasının yarattığı 'sinsi'
kişilik değişikliğidir.
Dr. Mutluhan İzmir, Psikiyatrinin Karanlık Yüzü, Hayy Kitap,
Sayfa: 83-88
Site editörünün notu: Konu hakkında daha fazla bilgiyi kaynak kitapta bulabilirsiniz. Lütfen ülkemizde bu sahada gayret eden doktorları, yazarları ve yayın evlerini desteklemek ve bu çığırın güçlenmesini temin etmek için kitaplarını satın alarak destek olun.
Site editörünün notu: Konu hakkında daha fazla bilgiyi kaynak kitapta bulabilirsiniz. Lütfen ülkemizde bu sahada gayret eden doktorları, yazarları ve yayın evlerini desteklemek ve bu çığırın güçlenmesini temin etmek için kitaplarını satın alarak destek olun.
Dipçe:
(101) Ghaemi SN, Vöhringer PA, WhithamEA. Antidepressants
from a public health perspective; reexamining effectiveness, suicide, and
carcinogenicity. Acta Psychiatrica Scandinavica, 127: 2, 89-93,2013.
Yorumlar
Yorum Gönder